Söylesenize,Sahiden Siliyor mu Hatıralar Ölümün Ağırlığını?

cankocatas


28.04.2012 13;00
Hacı Bektaş yolunda Şirinomm benim…fıstikom..

Bazen diye yazacaktım vazgeçtim genellikle anaokuluna başlayana dek farklı isimlerle seslenirdim sana; çocukken kardeşlerime yaptığım gibi “Murat”, “Mesut”, en çokta “Toni“.Alışmıştın sen de farklı, ama senin için artık tanıdık isimlerine. Birlikte her gün geçtiğimiz kahire caddesinde yol üstündeki kuaföre “Yasemin güzellik salonuna” gitmiştik, kaşımı düzeltirken çalışan kız sen de karşımda koltukta oturuyordun “Toni” dedim ben “az kaldı”, kadın şaşırdı “ismi Toni’mi” ben “evet” dedim, sen benim hep dudaklarımda bir tebessümle hatırlayacağım; vefatından sonraysa hep nasıl olurda hiç kameraya almadım, resmini çekmedim dediğim o muzip ama şaşkın ama gülümseyen bakışınla bakmış, sırımızı açık etmemiştin. Çıkarken “kadın demiştim nasıl da inandı; yabancı sandı seni” yabancının ne anlama geldiğini bilmeyen sana.

Arada “Şirinomm benim”, “annem”, “teyzem”, “tatlım” , “aşkısı”, “balım” , “fıstıko”, “aşkım”, “bir tanesi” “bebeğim” “ beybi” “come on beybi” de derdim.

Yavrum bugün mezarına gittim yine, on günü biraz geçti mi seni ziyaret etmedim diye bir sıkıntı başlıyor içimde. Öyle çok özlüyorum ki seni, öyle çok özlüyorum ki sesini, elinin sıcaklığını, gülüşünü mezarından medet umuyorum. Mezar taşında arıyorum teselliyi, mezar taşına sarılıyorum sen diye . Beni çağıran sesini duyuyorum “gel Güşen haydi…”

İşyerinde masa komşum Ayşe’yi çok genç yaşta kaybetmiştim. Karadenizli Ayşe’yi ailesi Ankara’da ki köy evlerinin bahçesinde gömüştü. O zaman o kadar ürkütücü gelmişti ki bana evin bahçesinde mezar. Seni kaybettikten sonra keşke öyle bir imkanım olsaydı, keşke bedenini yanımda tutabilseydim diye düşündüm..

Bedenin yavrum, saçların o küçük kolların, bacakların uykuya dalmış kapalı gözlerin orada, sana ait o küçücük toprak parçasında, mezarında. Sonsuza kadar yatacağın, bir gün benimde yanına geleceğim mezarın; senin evinmiş gibi geliyor bana.

Her gelişimde evine ya alıyorum ya da evden getiriyorum sevdiğin oyuncakları, bayramda sevdiğin Kent’in kahverengi kağıda sarılı karamelli içi beyaz sakız gibi , bir de meyveli küçük şekerlerinden getirdim; sen bir bayramda annen zararlı jelibol şekerlerden almıştı ya bana “annem jelibol şekerlerden aldı biliyor musun” diye sevinerek anlatmıştın. Ne çok severdin şekerleri ne çok ve bizde ne çok karşı çıkardık yemene annen “bak dişlerin çürür, az ye” der şekerliği kaldırırdık.

Bademi, fındıklı küçük çikolatalı şekerleri. Yeter ki şeker olsun.Lokum alırdım sana lokumun da akide şekerini de çok severdin. Ali Uzun’dan akide şekeri almıştım lokumla birlikte .Sen eve geldiğinde tezgâhın üzerinde görürü görmez şaşırmış “aaa bundan F. teyzemde de var” diyerek atmıştın ağzına tabii lokumu da. Sonra ben onları “dedo”nun gazabından korumak için yiyecek kilerimizde çamaşır makinasının üstündeki dolapta sakladım her zamanki gibi. O ara niyeyse evet hatırladım baban iş görüşmesine mi ne gitmek, bir sunum yapmak zorundaydı diyordu üst üste ben aldım seni servisten daha eve adım atar atmaz koşardın “lokum, akide şekeri” diye.


Bitince de ”ayyy yok, vardır bakayım “ demiştin, ben sen seviyorsun diye almıştım hep. Yan komşumuz Yüksel Hanım senin ayak seslerini tanır kapıyı açar “Can” derdi elinde bir avuç şeker sen önce tereddüt eder, alırdın bir öpücük derdi Yüksel hanım öperdin tontiş yanaklarından, ben de “teşekkür etsene oğlum “derdim. sen de “teşekkür ederim “derdin. Tabii yemek yemeden yumulurdun şekerlere, buzdolabında saklardım bazen erimesin diye sıcakta, yerini bilir alır kaçardın, şekerlerin kâğıtlarını da yatağın üzerine atar ben “çöpe at bakalım” deyince koşarak atar gelirdin… Schogetten, Toblerone , Ferrero Rocher, nestle, tadella ve en son aldığım sarella’nın bitter gofreti…”ne kadar güzelmiş Güşen”

Ama illa ki ikimizin de bayıldığı ve senin bana bile vermemek için kaçırdığın karamel içinde bütün fındık krem nuga ve çikolata dolgulu Toffifee. Allahım! Allahım! nasıl severdin nasıl Toffifee’yı . Evinize, evimize yakın Beğendikten alır almaz kutuyu açar daha yolda bitirirdik pahalı bir çikolataydı da o yüzden küçük paketini alırdık. Bazen de sizin buzdolabında görür bir tane almak isterdim “babam aldı” der paketi elimden alır kaçırır, koltuğun üzerine çıkar, bir tane ağzına atar bende elinden alınca paketi ki bir tane alır gerisini sana verirdim o arada sen “yaaaaa” derdin.

Ve Pernigotti çikolata. Kutusu bizim gizli yiyecek dolabımızda duruyor bıraktığın gibi. Piyasaya yeni girmişti kutusunu beğenip almış sana tattırmak için beklemiştim “Can öyle değişik ve güzel bir çikolata aldım ki” kutusunu eline vermiştim, bayılmıştın sen tadına ki bitter sağlıklı diye Pernigotti Vintage Cremini Tin’ı almıştım. Sonra o kutuya koymuştum aldığım her çikolatayı sen eve geldiğinde “çikolata var mı” dediğinde önce buzdolabını açar bakardın, gofret ve oreo’yu eksik etmezdim ya çok da yemene izin vermezdim ama sen isterdin.

Pernigotti kutusunu yiyecek dolabımıza koyduğumu bilen sen alır yatağımın üzerinde çizgi filmini seyrederken yerdin fakat şeker ve çikolatanın sağlığa zararlı olduğunu bildiğimizden çok yemene engel olmak için “tamam derdim Can, yeter bu kadar” …”bu son bu son” hiç gelmeyeceğini bilirdim o sonun. çok yemeyesin diye dolabın bir üst rafına koyardım. Bir gün baktım mutfakta yemek hazırlarken sana bakmak için odaya geldiğimde çikolata yediğini fark ettim ama boyun oraya daha yetişmediğinden anlam veremedim. Arkamı döndüm bir baktım tabureyi koyup üstüne çıkmış kutudan çikolata aşırıyorsun. “Bak sen yolunu da bulmuşsun” dedim sen bir koşu yatağın üzerine kutu elinde….

O kutu, eve 17.06.2017 tarihinde son geldiğinde yemen için aldığım oreo’dan kalan oreo ‘ların, Almanya’dan hediye gelen ve senin severek yediğin çikolatan geriye kalanlar öyle bıraktığın gibi duruyor. Sonraları Torku şeker pancarı kullanıyor diye ürünlerinde annen kendisi de canım çok istiyor dediğinde Torku marka bisküviyi alır yerdik birlikte çayla…Bizim evde her zaman mutfak masasının üzerinde bulunan bisküvileri sen gelmeden kaldırırdım çünkü önce onları yemeye başladığından asıl yemeğini çorbayı, pilavı yemek istemezdin.

Dedo BİM’den bisküvi alıp getirdiğinden ben de senin o bisküvileri yemene izin vermediğimden sana aldığım bisküvileri ayrı bir tabağa koyardım sen masada babamım bisküvilerine dalacakken ben “hayır derdim” anlam veremezdin sen ama beklerdin “onlar dedo”nun seninkiler burda. Alışmıştım sen de “bu dedonun bizimki değil değil mi Güşen”

Bir de kuru yemiş varsa masada bana çam aya da yer fıstıklarını, çekirdekleri açtırtır küçük çay tabağında biriktirir çizgi filmi seyrettiğin odaya gider gelir birikenleri yerdin. Yer fıstığını annen de ben de senin için alırdık. Masa da hep bulunan tuzlu tuzsuz karışık leblebiyi de yerdin ama ben sen büyüdüğünde bile korkardım boğazına kaçacak diye… hep tetikteydim sen yemek yerken “aman ya boğulursa ben bazen bağırırdım boğazına takıldı sanırdım yediğin “anne”… annem kızardı “kocaman oldu bağırınca sen çocuk korkuyor” sen de “evet bir şey yok bağırma “derdin.

Annenin hemen hemen her Pazar yaptığı üzümlü bir kurabiye vardı hafif sert olur içinde üzümlerde hafifçe yanmış olurdu onları da severdin zaten yemediğin zaman dedo ya gönderirdi annen. Bir de babaannenin senin için yaptığı minik içi kakaolu kurabiyeler… Tatlıyı seven baban akşam işten döndüğünde neredeyse her zaman Fırıncı Orhan’dan tatlı alırdı, kadayıf, ev yemekleri yapılan bir yerden de annenin aldığı burma tatlısı…Annen iş yerindeki kantinden de sana ekler ve kurabiyeler bazen mantı bazen de gözleme getirir di eğer sen benimle oynadığın oyuna ara vermek istemediğinden yüz vermediysen annene o yere eğilir “bak sana ne aldım tatlım” derdi.

Ve her gördüğüme kalbime bıçak saplayan “luppo”. Niye hiç almadım sana, niye hiç tadına baktırmadım ..niye.. hiç tatmadığımız ama reklam cıngılını “ne olur ne olur luppo mu bana ver”i olur olmaz her yerde, sana topu attığımda, elin elimde yolda yürüdüğümüzde, evde mutfağa yöneldiğimizde, tek bacağının üstünde döndüğünde, aklımıza estiğinde söylediğin, söylediğimiz “n’olur, nolur luppo mu bana ver” Almadım Can…almayacağım yavrum. Reklamı gördüğümde TV kanallarında oylum oylum oyuluyor…. kalbim sesini duyuyorum “…….luppo mu bana ver!”

31.12.2014

Fırıncı Orhan’ı da severdin az mı oturduk seninle orada sen çok sevdiğin simit’i yerdin yanında carper peynir bir keresinde bir simitte 3 carper yemiştin. “Can vay canın tam üç peynir oldu” .Bol bol sürmüştün simidine. Bazen de oturmazdık tatlı tezgahına yaklaşır “ hangisini istiyorsan seç” sen eklerden isterdin “ yeter derdin” paket yapar eve gelirdik. Sütlaç evet “Can’a sütlaç yapacağım” derdi annem, annen de babaannende sütlacı sevdiğini bildiklerinden hep yaparlardı. Evett yavrum sen tatlıyı çok seviyordun. Bilseydim ömrün bu kadar kısa ..sağlığına zararlı diye engel olmazdım tatlı, şeker bisküvi yemene.  

Hayatını kaybettiğin 2016 yılı 2 Temmuz Şeker bayramının arife günüydü, bu sene sensiz ilk şeker bayramında çok sevdiğin şekerlerden getirdim mezarına ama eve ayak basar basmaz mahvı perişan oldum ya erirde güneşin altında yapışırsa mermerine diye.

Bir defasında “ Abla “ dedi mezarına bakan adam “küçük bir sepet alayım içine koy getirdiklerini” Şimdi genellikle o sepete koyuyorum getirdiğim oyuncakları, sevdiğin parkeye dizerek oyun oynadığın parlak taşları, sarı ve mavi renkte iki küçük kuş getirdim, renk renk arabalar, rüzgar gülleri….

30.09.2011

Bu sene hava öyle sıcak ki, dışarı çıkılmıyor, yaşasaydın evin içinde deli olurdun çünkü okula ve kreşe başlamadığın yıllarda ancak 16’dan sonra çıkardık parka sabahları da 10 da . “Canım sıkılıyor, bir şeyler yapalım “ diyen seni oyalamak zor olurdu eminim ama yavaş yavaş kitap okumaya başladığın ve de tabletinle, 2015 yılının Ağustos ayında kuzenin I. staja geldiğinde bozuk olduğu için bizde bıraktığı sonrasında sen benim bilgisayarımda oyun oynadığından dosyalarım silinir korkusuyla oyun oynamak için I’tan aldığım “ artık senin de bir bilgisayarın var “ diye takdim ettiğim I’ın eski bilgisayarıyla oynayacağın için sıkılmayacaktın. Hem öyle bir hayal dünyan vardı ki yine tasarlayacağın oyunları oynayacak, resim yapacak yine masal yazacaktık bilgisayarda…yine faaliyet yapacaktık güzel oğlum.

Google da “Kral oyun” ya da başka bir çocuk oyunları ya da “balon patlatmaca” yazarken ben yüksek sesle “kral oyun” diye heceleyerek yazardım sende tekrarlardın “kral oyun”, “balon patlatmaca oyunu”. I’nın bilgisayarında oynarken bir gün Asya için yüklenmiş oyunları bulmuştun. Yalnız bilgisayar bozuktu 45 dakikada bir kapanıyor o yüzünden oynadığın oyun da yarım kalıyordu; tam da sen level atlamışken olurdu bu ve sen zaten oyunda kaybetmekten hiç hoşlanmazdın, üstüne de level atlamışken acayip üzülürdün bende sen üzüldün diye üzülürdüm.

Her zaman, konuşmaya başladığın andan o Allahın belası kazaya kadar sen bir şeye üzülmeye gör böyle hep kalbimde ince bir sızı göğsüme doğru ilerlerdi niyeyse…niyeyse.. Dayanamazdım hiç üzülmene hemen seni üzüntüden alıkoyacak, ikna edecek bir bahane arar, bulurdum “Can başaracağız yavrum, pes etmek yok”, bilgisayar kapanınca “ayyy derdin”, “yaaaa”, “yine mi”; ben hemen üzülme böylesi daha iyi derdim; böylece başka bir bölüme geçmişken 45 dakika hiç kapanmadan yeni bölümleri oynayacaksın, oyunu bitirmek için vaktin daha çok olur ”, aklına yatmıştı bu “evet doğru” demiştin. Alışmıştın artık kapanır kapanmaz hemen açma düğmesine dokunur yeniden başlatırdın bilgisayarı.

 

07.08.2015 18;31

Artık 2015’in Eylül’ünden itibaren eve geldiğinde odaya girince anneannenin bir yastık kılıfında sakladığı bilgisayarı, mausu çıkarır, yatağımın üzerine koyduğun İKEA’dan aldığımız laptop masasına koyduğun bilgisayarın fişini takar, sırtını da yastıklarıma dayardın, bende yanına uzanırdım, bir sen, bir ben oynardık.

Bazen üst üste oynardın sen, bazen elimden alırdın bilgisayarı; Google’da onlarca Bubbles Balon Patlat oyunu, “bu olsun”, “hayır bu olsun” tartışmaları arasında illaki de senin dediğin olurdu; bayağı savaş alanında kullanılan bir topla vururduk renk renk balonları “vay nasıl vurdum şu morlara bak ayyy şu sarıyı vur haydi, haydi aslanım” lafları arasında kah gülerek, kah bağırarak, kah kızarak oynardık.

2016 yılının başından itibaren oynadığımız balık oyunu 27 level di ve çok zor bir oyundu, eğer balık engelleri aşamaz, ördekleri yutamazsa havuzda su boşalıyordu, haydi yeni baştan; sen 27’yi de geçtin, bir de ip kesmece oyunu. Balıkları severdin sen, evde yarattığın oyunlarda da çok sık geçerdi yunus balığı, köpek balığı, balina adları. Sesini kayda bile almışım balık oyunu oynarken, videoya da.

Evdeki hala kullandığım, senin ellerin değdiğinden atmayacağım yukarıdaki video da görüldüğü üzere pembe terliği balığın yüzgeci olarak kullanırdın, iki eline geçirir fırlardın. Küçükken de oltayla balık tutardık seninle galiba Mustafa deden sana oyuncak bir otla almıştı, o oltayı almadan önce de biz halıyı deniz diye belirler hayali oltamızı, bazen de bir yumağı atardık yana eğilerek “ayyy yardım et çekemiyorum çok ağır bir balık” ,“yoksa, anam bir köpek balığı bu kaçın”; “bak bak Güşen balık takıldı oltama”, “ Can ne kadar kocaman bir balık bu Lüfer” , “aayy ne kadar ufak minik bir balık hamsi” şakacıktan oltanın ucuna yem de takardık. Büyük bir keyifle oynadığın o balık oyununun adını yazamıyorum, çünkü yine sehpanın altında, yastık kılıfının içinde duran bilgisayarını açamıyorum yavrumm.

Balık yemeyi de severdin diğer çocukların aksine,” somon”, “hamsi tava” Tiflis caddesinde açılınca balıkçı onların yağına güvenmediğimizden evden yağ götürüp bırakmıştım bizim balıklarımızı pişirirken kullansın diye. Annen sipariş verirdi akşama “Çinekop, çipura, levrek ya da hamsi”. Bir keresinde annen akşam bir palamut yaptım fırında ızgarada nasıl güzel oldu “Can bir yedi, bir yedi” diye anlatmıştı. Neredeyse denizden baban çıksa yer denilenlerdendin.4.Cadde de bir balıkçı vardı, anneannen, ben, F. teyzen ve sen balık yemeğe gitmiştik, bahçesinde de oyun parkı çocuklar için, hem oynamış hem balık yemiştin, tabii masada oturtmak ne mümkün, kalamar yemiştin orada.

26.02.2014 ilk siyasi mitingin

Yine bir gün; yandaki resmi çektiğimiz 26.02.2014 tarihinde saat 17;37’de ; 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde CHP adayı Alper Taşdelen’nin seçim toplantısına gitmiştik, seçim bürosu 4.caddedeydi, sen 3,5 yaşındaydın; ilk defa bir seçim etkinliğine katılıyordun, elin elimde; “başkanı bekliyoruz” demiştim sıkılmıştın ve sabırsızlanıyordun “ne zaman gelecek” hava soğuktu, eline CHP bayrağı vermiştim, sallıyordun, öyle sevimliydin ki; nihayet gelen Başkan bir otobüsün üstünde konuşmaya başladı, sen kalabalıktan ve küçücük boyundan göremeyince epeydir beklediğin başkanı; yanımdaki gençten birine rica ettim seni kucağına aldı; heyecanlanmıştın nasıl bir alkışlama insanlar alkışlayınca sonra yine o Dalyan balıkçısında balık yemiştik öylede acıkmıştın ki hamsi tavayı yutmuştun adeta.

O günden sonra seçim gününe kadar ne zaman seçim propagandası yapan bir CHP otobüsünü Kahire caddesinde, ara sokaklarda görsen CHP’nin seçim şarkısını, anonsunu duysan “bay başkan geliyor” diye el sallardın. ”Bay başkan ne yapar “demiştin.

Sonra bir gün baktım ki 2016 Nisan ya da Mayıs aylarıydı Solitaire oyunu da var bilgisayarında, kazanınca güzel bir müzik ve kelebekler uçuşuyor bizde kollarımızla müziğe uyardık “vay be kelebekler” , “ne güzel” .Ki bazen karşımızdaki parkta, bazen beğendiğin karşısında Nusret Fişek kültür evinin önündeki bankta otururken karşımızdaki küçücük bahçede mavi, beyaz bir kelebeğin ardına takılır yakalamaya çalışır koşardık. Kelebekleri de çok severdin sen. Tıpkı parklarda çiçeklere konduğunu gördüğümüz arılar için “ arı maya ve arkadaşı Willi yine neyi peşindeler” diyerek şakalaştığımız gibi. Bildiğim hayatını uğruna kaybettiğini söyledikleri arılardan senin korkmadığındır.

Oyun oynarken senden en çok duyduğum söz “ sen bilmiyorsun vey ya da bırak ben oynayacağım”. “Yavrum sen bunu nasıl bileceksin daha yeni bir bu oyun Solitaire, dur göstereyim…”, yok alırdın elimden bilgisayarı mausu bir süre yapamayınca “al oyna “ der ya da yardım etmeme ses çıkarmazdın, tabii bilgisayar yine senin önnde olmalıydı.

O kadar bıkmıştık ki bu kapanmadan bir gün “bilgisayarı hastaneye götüreceğim” dedim, “hastaneye mi” büyük bir şaşkınlıkla “ evet, makinalarda insanlar gibidir; onlarında doktorları var, hastalanınca bilgisayarları hastaneye götürmek lazım” .Öğretmenler kırtasiyenin karşısındaki bilgisayarcıya vermiştim, kaç kez seninle birlikte gidip; geldik; sorduk ha bugün, ha yarın bir türlü çözemediler. Sen de “daha almadın mı “ derdin, sonunda yapamadık deyip geri verdiler.

Çok sıcak ya bu yıl o yüzden sabah erkenden geliyorum mezarına, anneannenle. Öyle de uzak ki, iki dolmuşla ancak geliyoruz. Sıhhıye de mezarlığa giden dolmuşa biniyoruz ya da Kızılay’da metroya hastane durağında inip taksiyle gidiyoruz .Seninle konuşuyoruz, anneannen ağıtlar yakıyor sana “ oğlum beni duyuyor musun, anneannen seni çok arıyor…konuşsana oğlum bak ben geldim”. Bu ay dayın götürdü bizi hep, ben bir gün önceden hazırlık yapıyorum sana geleceğim ya sana getireceksem hazırlıyorum…

Küçükken minderlerini koltukların kenarlarına koyar ev yapardık, sen içine girerdin, sanıyorum 3 yaşlarında falandın, bir minderi de kapı olarak kullanırdık “bu da kapısı” ; “kapısını kapat” derdin, ben küçük aralıktan bakardım sana, içine doldurduğun oyuncaklarınla kedinle, tavşanın, arınla pandanla konuşurdun; beni fark edince de “bakma derdin” sertçe “ evime gelme “.

Evinizdeki griyle bej arası bir renkte kanepe şeklinde iki büyük, geniş minderli koltuk oyunun için biçilmiş kaftandı. Bizim evde de yapardın da çok izin vermezdim ben. Bizim evde bir keresinde saklambaç oynarken ben büyük bir hata yapıp Küçük odadaki gardıroba saklandım, saklanmaz olaydım sen epey uğraş beni bulamadın sonunda çıktım ve sen de başladın o dolabın içinde saklanmaya ya ben panik atak ye bir şey olursa, hava biterse nefessiz kalırsan. Saklambaç oynayınca evde önce oraya bakardım, bir keresinde saklambaç oyununda bulamadım seni, oyun oyunluktan çıkmıştı o an benim için az daha kalpten ölüyordum. “ Elma, elma çık çık “ diye telaşla bağırıyorum Can çık oğlum çık ne olur” Yahu ev nereye gider ama işte akıl gidiyor. Meğer sen salondaki koltuğun arkasına saklanmış, hiç ses çıkarmamışsın. Sonra büyünce saklambaç oyunun da “elma , armut “yerini “sıcak soğuk “aldı..

Birde evin önündeki parkta oyun oynarken birden oyunu bırakır orada yola yakın 3 dört tane ağacın olduğu küçük koruya giderdin “haydi sen de gel evime”, “evime gidiyorum” iki çam ağacı bir at kestanesi ağacı, Telekom’un kutusunun yanında eğilirdin eğik dururdun orada bazen otururdun, çam ağacının iğnesi batardı. Âmâ kesin olan bir şey vardı o da parkta oyun oynarken birden oyunu bırakıp evine gittiğindi.

evin

Senin evine girerken elin mutlaka çam ağacının dikenine değerdi, acıtırdı sen orada eğilir, öyle beklerdin, dururdun eğik vaziyette sonra haydi gidelim derdin.

evin dediğin o yer

ve evin dediğin o yeri kameraya çektim yavrummm

Hayatımıza benim de doğduğum ve en çok sevdiğim bir Eylül günü, 7 Eylül 2009 pazartesi günü girdin. Öncesinde annen neredeyse tüp bebek tedavisi gördü desem yeridir. İşin garip yanı yavrum sen hayatını o kazada kaybettikten sonra bir baktım herkes senin için “tüp bebekti” diyor. Sonraları bu şayiayı seni yaşarken hiç görmemiş yengenin bilmeyerek çıkardığını anladım. Çünkü o zaten Ankara’da oturmuyordu tüp bebek tedavisine başladığını duymuş ama gerisini bilmiyordu muhtemelen ki aklında öyle kalmıştı.

Bir gün annen anneannene “bir yere gideceğim dönüşte kahvaltıya sana geleceğim ” demiş. Ki cumartesi günü yıl 2008’in Ekim sonu ya da Kasım başı olmalı. Anneannen de o sabah bir rüya görüyor ” Turan Güneş’te Güzel kasabın önünde karşıdan karşıya geçmek istiyorum yanımda bir çocuk ve G. var. G’ye dedim ki “kızım al bu çocuğu karşıya geçir ben korkuyorum trafikten. Arkamı dönünce bir baktım L. Ayakkabıları eski, yırtık birinin de tabanına basıyor bir halde. Ne olmuş sen Bankada çalışan birisin git kendine bir ayakkabı al”

L. kahvaltıya geldi annem “nereye gittin” dedi; “doktordan geliyorum, göbeğimden bir iğne vurdular 700 TL verdim, çocuk için aşı yaptırmıştım ama tutmamış”. Ben şaşkın haberimiz yok ya..annem “kızım acelen ne ? daha kaç gün oldu evleneli, senin çocuğun olur niye olmasın” itirazını iletti annene… gördüğü rüyayı anlattı” tutmaz tüp bebek sende, boş yere tedavi olma, bırak akışına, normal yoldan hamile kalacaksın sen “ dedi .

Annen galiba yanlış hatırlayabilirim Cinhah caddesindeki bir doktora gitmiş adı da Hakan olabilir. Ki annen de bir telaş ki sorma…sanki yetişmesi gereken bir yermiş geç kalmış gibi hemen bir an önce çocuk sahibi olmak istiyordu. Kendi açısından belki haklıydı da zira 41 yaşındaydı evlendiğinde. Annen 2008 Eylül’ünde evlendi Aralık ayında hamileydi.

Annenin tüp bebek tedavisine başladığını öğrenince ben hormon almasının tehlikeli olduğunu söyledim ve ekledim “ bu ailede genetik olarak çocuk doğuramamak diye bir şey olamaz bütün teyzelerimin en az 6, amcalarımın en az 4 çocuğu oldu, düşün L. teyzemin 11 çocuğu var ve sen tüp bebek tedavisi için doktora gidiyorsun. Olacak şey değil “ demiştim. Annen de doktorun çok paragöz olduğunu, güvenmediğini itiraf etmiş, bırakmıştı tüp bebek tedavisini.

Baban bilmediğimiz, tanımadığımız bir çevredendi. Annenin tercihi diye her evlenen de aynen annen gibi “…. evleniyoruz”la karşımıza çıkmıştı ve kimsenin tercihi sorgulanmamıştı diyemem sorgulansa bile o kişinin yüzüne söylenmemişti çünkü kararını vermişti bir kere…

Annen babanla tanışır tanışmaz iki aya içinde evlenmeye karar verip üçüncü ayda da nikâh tarihini bile almıştı; Eylül de nikah Haziran da tanışma. O kadar hızlı bir biçimde evlenmişti ki Türkiye de yaşayan her anne gibi annem de gözbebeği bir prenses gibi davrandığı, okumuş kızına münasip gördüğü bürokrat, hali vakti yerinde biriyle değilde evlenince eşyalarını eşinin yaşadığı eve taşıyan mesleği grafiker yalnızca bir araba sahibi Lise mezunu biriyle evlenmesi karşısında uğradığı hüsranı anlattığı babam “ yanında bir nefesin olması kötü değil yalnızca bir nefes boş ver, bir nefes yanında “ diye teselli vermişti.

Olabilir şeydir insanların çocuğunun evlendiğini benimsememesi hele de çocuğuyla ilgili hayalleri var ve olandan farklıysa…Anneannende öyle insanlardandı hiç istemedi babanla evlensin annen, neredeyse nikaha bile gitmeyecekti de ben “yapma” demiştim. Annense tersine nikah günü trafik yüzünden biraz gecikince baban neredeyse kriz geçirecekti.

Ve bir gün bana anneannen dedi ki “Leyla hamile kalsın Hacı Bektaş’a gidip bir çam ağacı dikeceğim”. Diktik de; ne zorluklarla buldum o çam ağacını ben; Lozan’daki park ve bahçeler müdürlüğüne gidip müdürden istedim de aldım ve G. teyzen anneannen gittik Hacı Bektaş’a ve ektik.

Sonra hem arabada yer olmadığından, hem de hasta olduğumdan gelememiştim, 28.04.2012 G. teyzen anneannen, sen, annen Hacı Bektaş’a gidiyor senin için dikilen çam ağacını görüyorsun; annen de kurban kesiyor senin için; en güzel fotoğrafında bence o gün çekilen fotoğrafların. Hacı Bektaş’ın önüne atmıştık seni korusun, uzun ömür sağlık versin diye ama bak ne oldu yavrum…

Ama Hacı Bektaş ne yapsın yavrum, insanlar küçücük çocuklarını korumak için emniyet kemeri takmıyorlarsa Hacı Bektaş ne yapsın? Senin vefatından sonra bütün inançlarım yerle bir oldu yavrum…yerle bir. Ne sen Dikili’de tatildeyken onca yolu ziyaret etmek için kat ettiğim Muş’un Omeran köyünde dedemin büyük bir itikat duyduğu Seyd Süleyman’nın mezarı ki nasıl bir inancım vardı, her sene sen tatile gidince bende onu ziyarete giderdim. Herkes için sağlık dilerdim. Bir keresinde sadece 2 günlüğüne gitmiştim Muş’a. Öyle güzel bir mezarlıkta yatıyordu ki bir tepede altında da Mengen deresi akar. Diyorum ki “annem ve ben ya Hacı Bektaş’a gittik, Can için çam diktik olacak şey mi? Bütün inançlarım, ilahi adalete olan inancımda dahil yerle bir yavrum, sen öldüğünden.. Çünkü ilahi adalet olsaydı yavrum.


29.10.2015

Güzel oğlum “kaderi böyleydi” diyorlar senin için , bir kurşun atsalar yüreğime daha iyi yaparlar….anlayamıyorum …. Niye kaderin böyle olsun? Niye? Tanrı sana böyle bir “kader” yazsın, herkes senin kaderini kulun yazdığını bildiği halde niye suçlu olsun Tanrı. Tanrı küçücük bir çocuğa niye böyle ölümcül bir kader yazacak kadar acımasız olsun ki. Hiç bir günahı yokken hem de…

Ah….ahhhh… yazarken seni, hayatını bakıyorum yaşadığım en mutlu anlar seninle birlikte geçirdiğin vakitlermiş … bir daha asla o vakitlerin yaşanmayacağını senin ölümünle öğrendiğim içindir işte her gün gözlerimden süzülen yaş, ağzımdan dökülen “needen.. nasıl olur Can yokken ben yaşayabiliyorum” feryadı. O gözyaşlarımda gizli tüm yaşanmışlıklarımız, anılarımız … şimdi “söylesenize, sahiden siliyor mu hatıralar ölümün ağırlığını?”

0 yorum

You may also like

Yorum bırak